27 Kasım 2010 Cumartesi

var yok.

hep içimden bişeyler oluyor,gebe kalıyorum denildiği üzere,ters dönmüş bir başla çıkan düşünceler.yapsam mı derken,kuytu'nun en derinine kaçıp,düz doğmaya karar veren.cahil cesareti gibi,yaptığının ne had bilmezliğini anlamakla,parmak şıklatması gibi ve kadar, var yok oluyor.yok...

6 Kasım 2009 Cuma

Tuzlu Yara

sana tuzlu yara armağan ediyorum,yaladıkça için kavrulana kadar susayasın die...tuzlu yarayı verirken aşk çeşmesi'nin vanalarına mühür koydum...bunu yana yakıla suya hasret olduğunda anlayacaksın...ilk günlerde birkaç şişe damacanayla idare edeceksin...sonu olan herşey gibi onlar da bitecek...bitmeyen bir tek tuzlu yaran olacak...damanacadaki sudan bahsediyorduk değil mi?ha işte....komşun olsa komşundan idare et dicektim tuzdan arşa çıkmış hararetini ama biliyorum ki tuzlu yara günü dostların,ahbatların da olmadı senin...nedense yılan dilin geliverdi aklıma...herzaman gayet uzun ve gayet istediğini alabiliritesi yüksek bir hali vardı...susuzluk çekilmez olduğunda yılan dilini kullanacaksın yine tüm yılanlığıyla ve düşünmezliğiyle...o dil gözüne gidiverecek tek su kaynağı olan bölegene...dil gözüne değdikçe yaradaki tuz hissettirecek kendini ve ufak yanmayla başlayan sızılar kaplıcak herbiryerini,sızılar volkanlaşıp deli deli patlamaya başlayacak....bu acıya hangi varlık dayanabilir?hangi varlık kanların akıp gittiği bir acıyla baş edebilir?
tuzlu yara,kanlı gözyaşı,yer yurt bilmeyen yılan dilin...bunlardan ibaretsin artık ve bunlarla berabersin...

19 Ekim 2009 Pazartesi

bu kadar

neydi günahım ,gençliğim bunun için mi soldu gitti?inanmıştım ben sana...yeşil panjurlu evin hayali böylemi bitecekti?panjurlar yeşil fakat içimi katran gibi yaptın şuncacık yaşamımda...nereden tutayım bilemiyorum,tuttuğum heryer parça parça elimde kalıyor...parçaları birleştireyim derken eklediğim büyük parçada kopup gidiyo...insan kanı akmaz mı damarlarında senin be adam!hayallerim vardı,güzel hayaller...huzur kokan bir ev,güzel bakan gözler,cıvıldaşan çocuk sesleri...gıptayla bakılan bir saadet...sen tanırdın beni,gerçekten tanırdın...kırılganlığımı,narinliğimi kimse senden fazla göremezdi...kimse senin kadar bunlara yakın olamazdı....ne oldu? bilmek herşeyi değiştirmiyormuş demek...anlayorum ki bütün iyi niyetler zaman içinde sıradanlaşıp birer hayalete dönüşüyormuş...göremezsin,git gide kayboluyormuş...aklında kalmaz,sıradanlık etiketini üzerine yapıştırıveriyomuşsun...gözle görmediğin zaman da eziverirsin hergeçengün artan şiddetinle...bir insan bir insanı neden görmezden gelir,neden sadece cismini görür?içindekileri,hissettiklerini neden zaman içerisinde eritir,seyreltir?ellerimle ördüğüm dantel masa örtüsü de eriyor...zamansız oldu ama sanırım aynı evde yaşadığı sahibesinin mutsuzluğundan nasibini aldı o da...ne zahmetlerle örüldüğü kimse tarafından bilinmez tabi....o yüzdendir,sıcak bir tencereyi bikaç saniyede olsa üzerine koymaları,o yüzdendir boyası kurumamış pantalonu üzerine koymaları...onu da görmezden geldiler ,erimeye başlayana kadar...evet dünyanın en muhteşem ilmekleriyle oluşmadı tıpkı sahibesi gibi fakat binlerce ilmekle o hale geldi yine sahibesi gibi...
oğlumuzun dünyaya gelme hazırlıkları yaptığı zamanların başında ne kadar inançlıydık....kırlmamışlığımızın en yüce olduğu anlardı,temizlenecektik ,arınacaktık tüm hoyrat anılardan...bana yeniden inceliğimi anımsatmaya başlamıştın...aldığın her güzel buket tebessümlü bir huzura sebep oluyodu...bu zamanlarda aklımın bir köşesinde küçük kuşkulu anlar yaşamıyor değildim...ya bu bitebilirliği olan bişeyse.ya bir anda görünen ve kaybolan bir yıldız gibi bişeyse...ben bunlarıda düşünüyordum istemeye istemeye.yeterliliğinden çok daha fazla kırılmıştım ve artık hiç istemiyordum devamının gelmesini...oğlumuz en güzel iksirim olmuştu...etkisi göz açıp kapama anından ibaret bi iksir...sonra sen oğlumuzu ve onun getirdiği mutluluğuda zaman içinde sıradanlaştırmaya başladın...görmedin,katılaştın,kırdın,hevesi kursakta bırakmak neymiş öğrettin...
artık sana ait olan ne varsa sevemiyorum,sevmek bi yana tahammül bile edemiyorum...kendi canımdan olan oğluma bile uzak gözlerle bakıyorum...çünkü senin hoyratlığın değdi onada,onada bulaştırdın bu lanetini...bu ev...yeşil panjurlarını simsihay boyamak istiyorum...kakmalı yatağımız...bahçede yakmak istiyorum...dantel masa örtüm...boyası kurumamış pantalonunun boyasıyla kirlenmiş olduğu için kesmek istiyorum...kendim...bana dokundun...cismime teneffüs ettin...canımı acıttın...kalbimi yaktın...düşüncelerime herdaim tecavüz ettin,bir türlü çıkaramadım seni ordan...kendimden iğrenme sebebi oldun...içimle ,dışımla heryerime bu kadar sen sinmişken,kendime ne yapmalıyım?alıp başımı gidiyorum...bu kadar...

4 Ekim 2009 Pazar

Film

Yürürken herşey ağırlaşır.İlk önce kırmızı ışıkta beklerken çevrendekilere ilişir gözün,herkes bekler bir an önce karşıya geçmeyi.kendine bile farkettirmeden,o kalabalığa da çaktırmadan izlersin ve kayıt düğmesine basarsın...Başlar film ağır çekimiyle...Çok üzgünsündür,hatta o insanların bunu farketmemesini eshefle kınarsın,başlayan filmin bile ağırlığından birşey çıkartamazlar....Sen sadece şaşırırsın...Halbu ki sen onca acının içinde kalkıp bir film başlatırsın ,acıya uygun bir yavaşlıkta ,diğer insanların da bu acılara sahip olduğunu düşünüp onlarıda bu filme katarsın fakat onlar figüran olmakta ısrarlıdırlar.Alalım üç beş kuruşumuzu ,işimiz bitsin gidelim derdindedirler.Seni farketmezler,acını görmezler,dahil oldukları filmin varlığına bi haber olurlar...Görmemezlikten gelirsin bu durumu,filminin ve acının yüzü suyu hürmetine...Zor zahmet dönersin filminin ağır işleyişine...Büyülü ağırlıkta attığın her adımı,seninle birlikte yürüyen onca kalabalığı,satıçıları,kuşları,iskeleden ayrılan vapurun sesini,bütün şehrin gürültüsünü objektifine sığdırırsın...Herşey cam fanusun içindeki sıvıda uçuşan köpük taneleri gibi uysallıkla,ağır aksak,yönelerek hareket eder...O acına rağmen mutluluk hissedersin...Mutlu hissedersin çünkü başka hiçbirşeye benzemeyen bir zafer kaplar içini...Normal bir günde ,olabildiğince sıradan olan bu görüntüler o gün senin acından kaynaklı bir farkındalığa dönüşür...Herşey bir başka olur...Bir büyü vardır,bir öteki dünya vardır...Görmemiş gözlerin gördüğü olur herşey senin gözünde...Mutluluktan çayırlarda ağır çekimde koşmak gibidir...Ağır adımlarla giderken birisi sana belki acelesinden,belki karakterinden,belki acısından dolayı çarpabilir...birden irkilirsin...Bu bile keyfini kaçıramaz...O irkilme anında o kişiye minnnettar olduğunu bilirsin...Muhtemelen aklına bile gelmeyeceği,umursamayacağı bir şekilde sana çarptığında senin filminde bir karakter olduğunun bilincinde olmayacaktır...Sen bu bilinçtesindir ve yüzüne ufak bir tebessüm kondurup,ağır bir şekilde yünüzünü ondan çevirip yoluna döndürürsün...O kalabalığa geri dönersin...İlah dediğin bir kalabalıktır o...Havalara uçamana gerek kalmadan sana bulutları hissettiren şeydir o...Yani dünyadaki bütün insanların orada olması gerekmez...Dünyanın bütün insanlarını hissettirecek başka başka hikayeler vardır...Saniyelik iletişimlere rağmen oradan geçenlerin hikayelerinin varolduğunu bilmek herşeydir,dünaynın bütün insanlarını aynı anda görebilmek gibidir...Yolun ortasına gelmişsindir...En heyecan verici yeri burasıdır...Bütün o kalabalık olmayan,kalabalık hikayeler çevreni sarmıştır ve sen onların tam merkezindesindir...Sağın,solun,önün ,arkan...Zihninin çarptığı heryerden başka bi acı,başka bi hikaye düşer aklına...Şarşar kalırsın...Halbu ki senin acının benzerlerini görmek te varmış bu ağır akan filmde...Aslında bilincindesindir bunun normal bir günde ,normal bi anda...Fakat bu bir filmdir...Ağır çekimde ilerleyen ve senin acının yönetmenliğinde...Hal böyle olunca şaşırmanda büyülü birşeymiş gibi gelir sana...Yolun ortasını geçmişsindir...Hissettiklerin yine aynı hızında,fakat yolun sonuna yaklaştığının bilincinde farklı gelmeye başlar...Bitmesini hiç istemediğin bir roman,sinemada izlediğin en güzel film gibi bir bağ kurarsın bu kısa ama ağır anla...Sona yaklaştıkça etrafındakiler seyrelmeye,yönlerini değiştirmeye başlarlar...Yani uzaklaşmaya başlarsın figüranlarınla...Bitmesini istemezsin yolun,koltuk değneklerinin kollarının altından kayıp gitmesi gibi gelir sana...O kısacık anda yarattığın o büyük dünya ufukta kaybolmaya başlar git gide küçülerek....Filmin sonunda yolun sonundasınıdr...Kaldırımda durmuşsundur...Filmlerin sonunda akıp giden yazılar gibidir bu an...Gözlerinle tek tek figüranlarının isimlerini geçersin...Oyuncular,yönetmen,yardımcı yönetmen,set ekibi...gözlerinle gördüğün mağazalar sponsorlar olurlar...Vesaire vesaire vesaire.... Yönetmen olarak filmini bitirmek zorunda olduğunun bilincine varırsın atılan paydos adınlarıyla ...Gözlerini kapatırsın ve nihayetinde “son” u görürsün büyük bi acıyla...

27 Eylül 2009 Pazar

Artanlar Azalanlar

bir adım daha atarsam tüm incilerimi saçacağım,saçılacak ve dibimdeki tüm çamur içinde bulanıp gidecekler,toplamaya kalkıcam,ne kadar başarılı olacaksam artık...ya kopmadan önceki sayıya ulaşamayacağım,yada yeterli sayıya ulaşsamda temizlicek temiz bir ruha sahip olamayacağım...evet bir adım kaldı,şeytanın aklımla flörtüne sadece bir adım,ondan sonrası tam bir inci katliamı...şu anki hiçkil hislerimi kuvvetlendirecek bir iksir bu anladığım kadarıyla...o çok meşhur adım ve hiçliğin cabası olan mega-hiçlik duygusu...birşeylerin artması yada azalması bakış açısından tut ,o şeyi dilemeye kadar hep farklılık göstericek.evet hiçlik artacak,hayatımda artacak.hiçlik beni azaltacak,hayatımda değerini yitirecektir...karşıdaki gözler hiçliğimi arttıracak,kendi gözünde beni azaltacaktır...artacak azalacak,artacak azalacak...anlayamadan,anlam veremeden bişeylerin değeri sabitsizlik içinde artacak,azalaak....
bunların hepsi bir adıma bakıyor. gün gelecek ve ben sırta bıçak saplamayı özümseyip ,içselleştirdiğimde herşey inanılmaz bi hızla artacak ve azalacak...kendim,hislerim,yaşamım,gözlerdeki,gönüllerdeki değer....kargaşanın içine ellerimle sunacağım kendimi...fakat bu sondan önce son demler olacak muhtemelen....şaşalı artma ve azalma cümbüşünden sonra iki duvarım köşesinde çömelmiş,elleri başında parmaklarıyla tempo tutan,ve hafifçe sallanan bi ruhla son bulacağım...yada...gözlerin karardığı bi anda,hissettiğin şeyin hiçbirşey olduğunu anladığın zamana uygun olarak yüksekçe bi yerden atlama,dolapta duran ,iki avcunu dolduran haplara sabit bi şekilde bakmak duygusuna bırakacağım kendimi...
surlar yıkılıyo,tek tek,azcık azcık,az az,aıra sıra...inandığın,doğru olacağına yeminler ettiğin o yüce hislerin gidiyor...gidiyor ve bakıp kalmaktan başka çaren yok...kimisi ağır bi yargılamayla,kimisi ağır bir yargılamanla...iki dakika önce doğruluğuna tüm varlığınla inanırken,2 dakika sonra ya asıyorsun,yada astırıyosun...kalemler kırıyosun,kırılan kalemlere dudak büzüp ,düşmüş kaşlarınla itiraz bile edemeden eyvallah diyorsun...çünkü kurt düşmüş olan bi yerde inandıklarında herşey gibi atrıyor ve azalıyor.bakış açıları,dilekler ,kine neye göreler,empatiler...bir taraftan artması için uğraş verirken ,aslında azaldığını dudak büzüp,düşen kaşlarla izliyorsun sadece....

15 Eylül 2009 Salı

dökülgen

gün doğuşuyla bekliyorum seni,gramafonda sina simone var.hiçbirzaman anlamlarını bilmeden sadece müzikle akıp gitmek adına sevdim bütün bu şarkıları,tıpkı seni sevdiğim gibi...tıpkı hayatımda geri kalan ne kadar sıradanlık varsa seni hep öyle sevdim,pembe bulutların ardına yükselmeden,insanların ellerindeki şarap kadehleriyle yaptıkları büyük konuşmalar gibi değilde,yere bilinçli bi şekilde dökülmüş kedi mamalarının görüntüsü gibi sevdim...çünkü herşey çok kolay oluyodu,büyük cümlelerin,büyük hislerin akla sığmayacak yükünü taşımaya fırsat vermeden kendime sadece bütüm kalbimle,basitliklerle sevdim seni...bi anlam yüklemedim,anlamları kendimi yargılamakla harcıyıordum.biraz da itiraf zamanı sanırım.belki de kendi yumağıma dolandığım için senin sevgine gereken büyük cümleleri yükleyemedim...bi sakıncasıda yok bence...nasıl olabilir ki?sıkıştığım,kapandığım her anda aklıma bir şarkı gelirdi ve ben sana"seviyorum seni,ekmeği tuza banıp yer gibi..." derdim.ağzımdan bunlar dökülürken seninde göz yaşların aynı hızla dökülürdü...bizim sevgimiz bu kadar dökülgendi işte...

19 Temmuz 2009 Pazar

bazen daha fazladır herşey...

Bir adım at,geride kalan ağlarmış olacak,dönüp baktığın da çamura batmış...gelmekmi istemiyodur yoksa elde bişey yok,batmışmıdır bi kere?biçok şey var azalan,eksilen,kırılan....yani bu fazla geliyor...yeterince eksi olan...neden ki adımın da geride kalır ?fazla hissetmek istemez sanırım durumunun acısını...bi anda canlanan her saniyenin büyüsüne kapılamıyosun...adımlar zor zahmet ilkerlerken ömrünün sonuna yaklaşmayı görmek beyninde,bir adımını geride bıraktırıyo sanırım,gerideki adıma çok suç bulmakta doğru değil böyle olunca...
Yeterince ağır...beyninle beraber beyninde yürümek....bazen daha fazladır herşey...suçu atabilmek başkalarına...hatta geride kalan adımına bile...ama biliyorsun o şuç bulmalar kendinle yüzleşmene delalet...buldukça kendine biraz daha iri gözlerler bakıyorsun...korkmuş da olabilirsin,şaşkınlıkta buna ek olur...yani hiçbişey beraberinde yürüdüğün beynine sığamaz...o kadar derindir ...neyi nereye koyacağını bilemezsin...yani bi doğa olyından tut,toplu katliamlara sebep olanlara kadar anlayamadığın,parçalandığın biçok şey peydahlanır şaşkınlığına,korkuna...
Hadi gülelim ağlanacak halimize,yada ağlama ,zaten sölediğim şeyin tersinde ya da aslında şöyledir diyebilceğin başka bi cümlen olacak....yani ...yani....yani..yani zilyontane insan varsa bu dünya üzerinde ,bi o kadar da fikir olmak zorunda ,bunu biliyorum...o yüzden kendimce diyorum ,nacizane bi şekilde"gülelim ağlanacak halimize"...sırat köprüsünde yürümektir insanlarla kendi beyninde yürümek...incecik ipin üzerinde yanmamak için bütün dengeni toplamak istersin...yani alnından süzülen terlerin düşeceğin ateşi azaltamayacağını bile bile,daha çok terleyerek,gözlerini sımsıkı kapatarak yürümeyi istersin...
hadi,geride kalan adımım!...bi arpa boyu olan hayatımızda büyük adımlar atmalıyız...acele etmelisin...seni anlamaya,sırrını çözmeye vaktim yok...ne olacaksa olsun bitsin...köprünün ucuna az kaldı...beynim git gide ağır olamaya başlıyor...her an dengemi kaybedip düşmek istemem ateşin içine...